envai çeşit zırvalar kütüphanesi

Diyeceğim o ki'nin yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diyeceğim o ki'nin yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2018 Pazar

Fevzi Ya Da Schorunmu Olmak

   Merhaba.

Bu yazıda yazanlar çoğu insanın bildiği, hayatın sırrı niteliğinde olmayan fakat nedense çoğumuzun ıskaladığı bilgiler içeriyor.

Amerikalı filozof Elbert Hubbard şöyle diyor. "Hayatta yapabileceğiniz en büyük hata, sürekli bir hata daha yapacağınız korkusudur."

   
Kendimde ve çevremde sıklıkla gördüğüm şeylerden biri bu hata yapma korkusu. Elimde bununla ilgili somut bir istatistik yok ama bunun toplum bazında çok yaygın olduğunu düşünüyorum. Çok şaşırtıcı bir durum değil tabi ki bu. Çocuk yaşlarda "hata yaparsam anne babamdan azar yerim." Gençlik çağında "hata yaparsam okulda başarısız olur meslek edinemem". Yetişkinlikte "hata yaparsam işimden atılırım beş parasız kalırım". Bu örnekler yüzlerce çoğaltılabilir. Görüldüğü üzere birey olarak daha küçük yaşlardan itibaren yapılan bir hatanın sonucu yaşanacak felaketler silsilesinin senaryolarını düşünerek yaşamımızı sürdürüyoruz ve çoğu psikolojik durumda olduğu gibi bu durumun temelleri de henüz erken yaşlarda atılıyor. Dikkat edilecek olursa, yukarıda verdiğim "hata yaparsam..." örneklerinin tamamında sonuçlar, başka insanların hatayı kavrama ve hataya karşı yaklaşma biçiminden kaynaklanan şeyler. Yani aslında yapılan hatanın değil, kişinin çevresinin hataya verdiği reaksiyonların sonuçları. Bu sebeple "hata yapma korkusunu" irdelerken konunun kökeni olan "hata" denen olguyu doğru kavrayabilmekten başlamak gerek.

   Tuhaf ve bir o derece komiktir ki insanların yapmaktan çok korktuğu bir şey olan hata, sağlıklı her bireyin hayatı boyunca kolayca ve sıklıkla içine düşebileceği bir durumdur. Yani size garanti verebilirim ki eğer araştırırsanız benim çeşitli hatalarımı bulabilirsiniz ve yine garanti verebilirim ki eğer araştırırsam sizin de hata veya hatalarınızı ortaya çıkarabilirim. Şarkısı bile var "Hatasız kul olmaz" diye. Peki biz niye bunu sadece şarkı sözü olarak değil de hayatın bir gerçeği olarak kabullenmiyoruz? Çünkü herkes ama herkes için geçerli! Görkemli imparatorlukları yönetmiş imparator ve padişahlar için de geçerli. Hatta alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (S.A.V) için bile. Bunu söylediğinizde islam ülkelerinin çoğu yerinde tepki görebilirsiniz belki ama peygamberler de hatalar yapmıştır. Bunu bizzat Kuran'da görürüz.

 (Abese Suresi 1.-10. Ayetler Muhammed Esed Meali)

 "O, suratını astı ve uzaklaştı. Çünkü kör bir adam o'na yaklaşmıştı! Nereden bilebilirsin, belki de o arınacaktı, yahut hakikat hatırlatılacak ve bu hatırlatma kendisine fayda verecekti. Ama kendini her şeye yeterli görene gelince, sen bütün ilgiyi ona gösterdin, halbuki onun arınmaktan geri kalmasının sorumlusu sen değilsin. Ama sana büyük bir istekle geleni ve Allah korkusu ile yaklaşanı sen görmezden geldin!"

    Rivayete göre bu ayetler, Hz. Muhammed'in müşrik bir kabile reisini ve onun vasıtasıyla da kabilesini İslam'a davet etmeye çalışırken, kendisine bir konuda danışmak isteyen kör bir adamı yüzünü ekşiterek reddetmesi üzerine indi. Bu ilk bakışta sadece bir nezaketsizlik gibi görünse de, görev başında olan bir peygamber için yeni ayetlerle uyarılacak kadar büyük bir hataydı. Yine Kasas suresinde görüyoruz ki Hz. Musa yanlışlıkla da olsa bir adamın ölümüne sebep olmuştu. Bu ise bir önceki örneğe göre çok daha net bir hataydı. Fakat bu hatalar onların peygamberliğine engel olmadı. Burada irdelenmesi gereken Allah'ın onlardan kusursuz olmalarını mı yoksa yaptıkları hatalarına tövbe etmelerini mi beklediği meselesi.

   Çocukların ilerleyen yaşlarda yapmak istedikleri işler karşısında adım atamayacak, önlerine çıkan fırsatlarda bazı riskleri alamayacak kadar pasifize eden hata yapma korkusunun kodlarını yine en başta biz yazıyoruz maalesef. Hata yapmamayı öğretmekle, hata yapıldığında nasıl hareket edileceğini öğretmek arasında çok ince bir çizgi ve fakat siyahla beyaz kadar fark var. Hata yapmamaktan daha önemli ve daha kritik bir şey varsa o da hata yaptıktan sonraki eylemler. Çünkü yanlışlarımızı ancak yanlıştan sonra yaptıklarımız ile silebiliriz. Bu sebeple çocukların hataları karşısında ekseriyetle yapılan "neden şunu şunu yapıyorsun" şeklindeki tepki yerine, bu eylemin doğuracağı sonuçları izah etmek onu o yanlıştan çok daha sakındıracaktır. Yani bir çocuğun tuvaletten sonra elini yıkamaması gayet normal ve olası bir hatadır. Ama bunu tekrar tekrar yapması onun değil anne babasının hatasıdır. Çünkü ya umursamamazlık göstermişlerdir (Çocuktur yapar.) ya da doğru bir üslupla karşılık vermemişlerdir.(Gel buraya eşek sıpası seni!) Bu korkutma tutumu kısa vadede işe yarasa da uzun vadede daha büyük zararlara yol açar.

   Ben hatırladığım kadarıyla okulda öğretmenlerimden çok çok nadir azar işitmişimdir. Bunun altında akranlarım kadar yaramaz bir çocuk olmayışım gibi, yaptığım yanlış hareketlerden sonra özür dilemem ve yaptığım yanlışı doğrusu ile telafi etmemle de ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu anlayışı hayatımızın herhangi bir döneminde de uygulayabiliriz. Çok basit iki adım. Özür dile ve doğrusunu yap. İkisini tek bir ifade de birleştirecek olursak "sorumluluk al". Türk toplumunun tepesinden tırnağına her kesiminde tezahür eden bir hastalıktır bu. Çünkü türk ahlâk yapısında kendine yer bulamamıştır. Yalan söylememeyi, hırsızlık yapmamayı, adam öldürmemeyi çok iyi tembihleriz Ama yanlış yaptığımızda yanlışı üzerimize almamız söylenmez. Bu yüzden "arabayla yayaya çarpıp kaçan sürücü" artık klişe bir haber haline gelmiştir. Hastahaneye götürüp ameliyat masraflarını karşılamak ise halk kahramanlığıdır adeta. "Keçinin olmadığı yerde koyuna abdurrahman çelebi derler" hesabı. Bu hatanın sorumluluğunu almama durumunu gözlemleyebilmek için çok uzaklara bakmanıza da gerek yok bu arada. Ülkenin en büyük üç dört siyasi parti yöneticilerini takip edin, yeterli.

   Yönetici demişken hayatta en çok hata yapma endişesi yaşanılan alanlarından biri, şüphesiz iş yerleri. Bu, şirket yöneticilerinin altlarındaki çalışanlara yaklaşma biçimi ile bire bir ilişkili. Yeterli hata toleransını göstermeyen veya işten çıkarmayı, çalışana her an kullanabilecek bir joker kartı gibi hissettiren şirketler aslında farkında olmadan kendi ayaklarına sıkar. Zira bir kişinin işini en yüksek seviyede ve en faydalı şekilde yapabilmesi için en başta mental anlamda kendini iyi hissedebilmesi gerekir ve bunu sadece yüksek maaşla sağlayamazsınız. Para, gerekli ama tek başına yeterli olmayan bir araçtır. Daha fazlası gerekir. Buna karşın en büyük şirketlerde dahi yöneticilik vasıflarına sahip olmayan kişilerin önemli mevkilere getirilebildiğini sıklıkla görebilirsiniz. Çünkü yöneticiliğe yükselmenin en önemli ve belki de tek kıstası, işini iyi ve çok uzun yıllar yapmış olmak yani tecrübe sahibi olmaktır. Gel gör ki yöneticilik, işini iyi yapmanın yanında en başta iyi ikili ilişkiler kurabilme, kaliteli şekilde iletişime geçebilme yeteneği gerektirir. Altına "sıfır hata" baskısı yapan ve/veya yapılan hataları yapıcı şekilde karşılamayan yöneticiler, çalışanı kazanmak şöyle dursun aksine kişiyi kaybedecek, departmanından yeterli performansı alamayacak ve kendi üstlerine karşı elini zayıflatacaktır. Esasında bu en tepeden zincirleme şekilde ilerleyen bir yanlış. Yani üstünden baskı gören kişi de bu baskıyı altına göstererek bir nevi iletkenlik görevi görüyor ve durum domino taşı misali en uca kadar taşınıyor. Bu zinciri kıracak şey de yukarıda da bahsedildiği üzere doğru kişilere yöneticilik vermek ve o yöneticilerle doğru frekansta iletişime geçmek olacaktır.

   Bir hatanın tekrarlanması için "hata yapacağım korkusu" birebirdir. Beşiktaş futbol takımının efsane olmuş kalecilerinden Fevzi Tuncay, 2010 yılında Galatasaray ile çıkılan şampiyonluk maçında kendisine atılan geri pası, top yerdeki çukurdan sektiği için ıskalamış ve yediği golle takımını şampiyonluktan etmişti. Bakın o geri pası veren oyuncu Halilegic, olayın sonrasını nasıl anlatıyor. “Bu, Fevzi’nin tek hatası değildi, sonraki maçlarda benzer birkaç hatası daha vardı. Zaten sonra Fevzi kariyerinde inişe geçti. Beni de çok etkiledi. Mesela şimdi tribünlerde maç izlediğimde herhangi bir hatada etrafımda futbolculara edilen küfürleri duyuyorum. Düşünüyorum da o anda ne kadar küfür ve tepki olmuştur. Bizi çok olumsuz etkiledi. Ben zaten birkaç ay sonra hastalandım. O stresten sonra yavaş yavaş bir iniş yaşıyorsun. Sonraki süreçte Beşiktaş’tan ayrıldım.” 2010'daki o hatadan sonra Fevzi, 2011 yılında elinden kaçırdığı topla bir hatalı gol daha yemişti. Beşiktaş maçı 2-1 almıştı ama Fevzi'nin yediği golden sonra kafasını kale direğine defalarca vurması yıllarca unutulmayacak şekilde hafızalara kazındı. O seneden sonra da 2010 senesine kadar pırıl pırıl parlayan Beşiktaş kariyeri, kötü bir şekilde sona erdi. Bununla da bitmedi. Daha sonraki hayatında eşinden boşandı, parasız kaldı, nafaka ödeyemediği için hapse düştü.



   Aynı yıllarda Beşiktaş'ın unutulmazları arasına giren Nijerya'lı bir kalecisi daha vardı. Ike Shorunmu bir şampiyonlar ligi maçında Leeds United takımından tek maçta tam 6 gol yemişti. 6-0'lık tarihi yenilgiden akılda kalanlardan biri, Shorunmu'nun yediği gollerden sonra gülmesi oldu. Kendisi de takımdan sessiz sedasız ayrıldı. Hiçbir zaman bir dünya yıldızı olamadı. Fakat en azından hayatı dram filmine dönüşmedi. Bu iki farklı hikaye, bir hatanın insanı ne durumlara düşüreceğinin değil, hata sonrasındaki süreci doğru yönetmemenin, insanı ne durumlara düşüreceğine dair acı bir göstergesidir bizlere.



   Hata toleransından bu kadar bahsedip insanları yanlışlarından sakınmayacak kadar gevşetmek de doğru olmaz elbette. Bilen bilir teniste basit hata diye bir tabir vardır. Basit hata yapan sporcuya yaptırım uygulanmaz. Fakat iki kez üst üste basit hata yapan sporcu, puanı rakibine kaptırır. Hayatta da durum pek farklı değil. Hatalarımızda ısrarcı olmak vurdumduymazlık elametidir ki bu da hiç istemediğimiz bir durum. Tedbir almamak, küçümsemek, bir kereden bir şey olmaz demek, içine en sık düştüğümüz yanılgılardan.


   Kusursuz bir hayat sürmeye çalışmak haybeden gerçeküstü bir çabadır. Fakat kusursuzluğa giden yoldaki en önemli adımlardan biri, kusursuz olmadığını ve hiçbir zaman kusursuz olunamayacağını idrak etmektir.

  Senede bir yazı çıkartır olduk. Bu da bizim basit hatamız olsun.

  Görüşmek üzere.


11 Mart 2014 Salı

Ama Yapmayın O Daha Bir Çocuk Dedi Tanrı

   Yine söylenecek çok fazla şeyin olup da hiçbirinin neticeyi değiştirmeyeceği o saçma sapan günlerden birindeyiz. Ne öldürülen bir çocuğun arkasından nasıl ve kim tarafından öldürüldüğüne odaklanmak yerine "elinde sapan varmış ne ekmek alması" diyecek kadar insanlıktan nasibini almamışlardan bahsetmek, ne onca olaydan sonra bile hâlâ halkın üzerine giden polis ekiplerinden dert yanmak Berkin Elvan'ı geri getirmeyecek. O yüzden çok uzun tutmamamaya çalışıcam bunu. 

   Sadece bir iki şey var lafını etmeden duramayacağım.

   Hatırlayan hatırlar, zamanında şöyle bir diyalog yaşanmıştı televizyon ekranlarında.

   "-Ama öldü efendim?"
   "-Ben bilmem."

23 Şubat 2014 Pazar

Hayat Bayatlar Edebiyat Olur


   Eğer sizi kıran insanlara hâlâ selam verebiliyorsanız; bu da sizin gönlünüzün sadakasıdır..." (Mevlana)

   "Ah aziz dostum..." dedi gülerek. "Çok garipsiniz." O kadar samimiydi ki gülüşü gerçeği bilmesem inanacaktım neredeyse.
   "Her şeyin sonunun geleceğini bildiğiniz halde nasıl bu kadar zorluyorsunuz anlayamıyorum." 
   Ben de anlayamıyorum. Ama işte yanlış olduğunu bildiğimiz halde rahatlıkla yapabildiğimiz şeylerin olduğu bir dünya burası.

30 Ağustos 2013 Cuma

Before Midnight İçin Diyeceğim O Ki





Not: Yer yer spoiler ve müstehcenlik içerir!

 
    Her ne kadar 18 yıl önce Before Sunrise'ı izleyip bu hikayeye başından itibaren tanık olamasam da bu yıl en çok beklediğim iki üç filmden biriydi Before Midnight. İlk iki filmi ard arda izleyip, internette Ethan Hawke'in  (Jesse) üçüncü film için düşünmeye başladıklarını okuyunca sabırsızlanmaya başlamıştım bile. Filmi izlerken hakikaten eski iki dostla tekrar buluşmuş gibi hissediyor insan. 18 yıl önce ilk filmi izleyenler için nasıl bir heyecandır tahmin bile edemiyorum. Her neyse, filme geçelim...

 

   En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim. Bu film beni tatmin etmedi. En azından diğer filmler kadar.

   Nedenlerine gelirsek, ilk olarak önceki iki filmi tadına doyulmaz yapan özelliklerden biri bu filmde yok: Mekanlar. Hikayemiz Yunanistan'da başlıyor. Sanırım isteselerdi gayet güzel yerler, caddeler vesaire bulabilirlerdi orada. Fakat nedense yönetmen Richard Linklater, bu sefer sadece filmin ilk yarısında iki üç göz alıcı mekan gösteriyor. İkinci yarı ise sadece bir otel odasına ayırılmış. Madem bu tarz tek mekanlık bir şey düşündüler, keşke Behzat Ç.'nin 78. bölümü gibi filmin büyük bölümünü orada çekselerdi. Fakat sadece 30-35 dakikalık bölümü burada.  Buradan hemen sonra da yine kısa bir sahne ve son. 20-25 dakika kadar daha uzun olabilseydi keşke film. Tatmin etmedi dememin sebeplerinden biri de bu. 9 yıllık bir birikimi, 50 dakikalık hikayenin akışına pek fayda sağlamayan sahneler ve 50 dakikalık esas olayların olduğu 2 sahne ile (biri otel odası) aktaramamışlar. Yetmemiş.
                     


   Senaryoya değinecek olursak, Before Midnight diğer iki filme göre masalsı dünyadan sıyrılıp daha ayakları yere basan bir film. Karakterler, iş ve aile hayatlarından dolayı herkeste görülen kronik hastalıklara kapılmışlar. Artık pek toz pembe bakamıyorlar hayata. Özellikle çocuklar büyük etken bu duruma. Her ne kadar "aşkın ömrü üç yıldır" kuralını kıracak kadar aşık olsalar da, birbirlerini biraz yıpratmışlar. Özellikle şunu söylemem gerek. Otelde ki uzun tartışmayı izlerken ben buram buram Yılmaz Erdoğan'ın "Haybeden Gerçeküstü Aşk" oyununda ki tadı aldım. Bir kere ikisinde de ateşli bir sevişmeyi yersiz bir telefon sesi kesiyor ve o noktadan sonra işler sarpa sarıyor. Hatta bir yerde Jesse "karım-eski karım" vurgusunu yapınca, yok artık dedim. O tiyatrodan araklamış olamazlar herhalde senaryoyu. Yani umarım.

   Günümüz evliliklerin en çok patlak verdiği noktaları hakikaten iyi süzmüşler. Kadın kafasının erkeklerin sözlerini nasıl anladıkları, erkek kafasının ise kadınların sözlerini nasıl anladıkları ve söylenmek istenilen ile anlaşılan arasında ki farkı çok net görebiliyoruz. Laf cımbızlamalar, yersiz çıkarsamalar...

   Ama şunu belirtmeden edemeyeceğim. Bu filmde en çok sinirimi bozan faktör, Celine karakteri oldu. O nasıl bencil, dırdırcı, kariyer yapma delisi bir kadın olup çıkmış öyle. Erkek olduğum için kendi cinsimi tuttuğumu düşünüyor olabilirsiniz. Alakası yok. İsyan ettiği bazı noktalarda haklı, evet. Ama bu yapıcı olmak yerine yıkıcı bir tutum sergilediğini değiştirmiyor. Film boyunca Jesse her zaman olduğu gibi aşkının huyuna suyuna gitmeye çalışırken, alttan alırken, Celine'de de devamlı bir eski defterleri karıştırma, yangına körükle gitme hali var. Her fırsatta konuyu ayrılığa getiriyor ayrıca.




Filme yapılan eleştirilerden biri de yine Celine karakterinin diyaloglarından dolayı filmde ırkçılık olduğu şeklindeydi. Bir sahnede fresklerden birinin gözlerinin oyuk olduğu, ve bunu Türklerin yapmış olabileceği geçiyor. Bunun üzerine Celine türk erkeklerine bir daha oral seks (blowjob) yapmayacağını söylüyor. Hatta olayı biraz daha abartıp "blowjob joke" yapıyor kendi ifadesiyle. Her ne kadar beni en çok etkileyen film serilerinden birinde türklerin geçmesi güzel olsa da (bkz: yabancı filmde turkey lafı geçince sevindirik olan türk tipi) bu sahneden hoşlandığımı pek söyleyemem. Irkçılık olduğundan ya da türklük damarımın tuttuğundan değil. Sadece, sade bir aşk hikayesinde böyle laubali bir diyalog sırıtıyor. Gerçi bundan önce de Celine'nin yer yer ağzını bozup terbiyesizleşebileceğini görüyoruz ama bu sahne iyice belirginleştiriyor durumu. Bence senaryonun bu kısmı Julie Delpy'e ait. Diğer filmlerini de izleyenler bilir. Politik ve müstehcen şeyler yazmayı seven bir kadın. Belki kendisi de öyle bir kadın olduğu içindir. Bilemiyorum.


Ethan Hawke ise ilk iki filmde çıkardığı harika performansı tam gaz devam ettiriyor. Konuşmalarında vurgu yaptığı yerlere hakikaten bayılıyorum. "Nothing!" ler olsun, efendime söyleyeyim "bullshit!" ler olsun. Ayrıca adam hâlâ tam bir karizma. Jesse için ise söylenebilecek çok fazla birşey yok. Sadece film boyunca beni etkileyen iki cümle var.

(Before Sunset'i izleyenler daha iyi anlar.)

  "Şarkı söyleyişin yüzünden bütün hayatımı sikip attım."

ve

"Sana tüm hayatımı veriyorum. Verecek daha büyük bir şeyim yok."

   Before Midnight'da yine o upuzun diyaloglara tanıklık edebiliyoruz. Filmi farklı kılan bu tek çekimlik sahneler hakikaten insanı kendisine hipnotize ediyor. Dayanamayıp sohbete katılmak isteyebilirsiniz. İzlerken seyirciye kolay gelebilir bu non-stop konuşmalar. Ya da doğaçlama yapıyorlar diye düşünebilirsiniz. Ama değil. Yönetmen Richard Linklater doğaçlama filmler çıkarmayı sevmediğini, filmleri çekerken en çok zorlandıkları noktanın bu sayfalarca süren uzun diyalogları çıkarıp senaryoya dökmek olduğunu belirtiyor.

   Müzikler bakımından zengin sayılmaz film. Farkedebildiğim kadarıyla iki parça var. Hadi olsun olsun üç. Sahne başlarına hep aynı şarkının girişini koymuşlar. Fakat ne hikmetse pek yadırgamıyor insan. Hızlandığında sevinçli bir ana da gidiyor parça, yavaşladığında duygusallığa da. Hababam Sınıfı müziği gibi.



   Toparlayacak olursak, serinin bu üçüncü filmi benim sıralamamda yine üçüncü sırada olur. Bir puan vermek gerekirse temiz bir 7.5 alır benden. Keşke çok daha yukarısında bir film olsaydı. 9 yıl sonrasına inşallah artık. Before Sunrise benim için her zaman değişilmez olacak sanırım.

   2022'de gelecek olan film için en büyük temennimiz tabi ki öncelikle Ethan Hawke-Julie Delpy-Richard Linklater üçlüsünden herhangi birisinin bu dünyadan göçmemesi. Kısmet olur da çekilebilirse, Jesse ve Celine, ergenliğe yaklaşan ikizlere sahip 45'lerine gelmiş iki ebeveyn olacak. Şimdinin 20'lik gençleri de evlenip çoluk çocuğa karışacak belki de. Hatta bu sayede onları daha iyi anlayabiliriz sanırım. Bu nokta da insanı üzen şey ise ilk iki filmde içlerinde ki sevgi ve özlemin gözlerinden okunduğu iki aşığı bir daha artık göremeyecek olmamız. Ya da belki de görebiliriz. Ben pek ihtimal vermiyorum. Bu belirsizlik Before Midnight'ı da az çok etkiliyor. Kavuşucaklar mı acaba diye içimizi kemiren ucu açık filmlerden sonra bu sefer başka sıkıntılarla cebelleşen çiftin devamı yine bize kalıyor.

   İyi seyirler sevgili sinemaseverler. 9 yıl sonra görüşmek üzere...

27 Haziran 2013 Perşembe

Sene 2050: "Hocam sınav gezi olaylarına kadar mı?"

Giriş notu: Bu yazı bir haber değil fikir yazısıdır. Tarafsızlık yada objektif  olma kaygısı olmadan yazılmıştır. 
Kimse sana özgürlüğünü vermez. Kimse sana eşitliği, adaleti ve başka hiçbir şeyi vermez. Eğer gerçekten adamsan, bunları kendin alırsın!
                                                    -Malcolm X-

21 Nisan 2013 Pazar

Kelepir Canlar

   Buyur ediyorum içeri tepesi açılmış yaşlı adamı. İlk defa görüyorum bunu. Demek ki her defasında farklı birisini gönderiyorlar. Terlik koyuyorum önüne. "Sağolun" deyip gülümseyerek geçiyor salona. "Pardesünüz" diyorum soru tonuyla. "Gerek yok. Zaten on dakikayı geçmez."

4 Ekim 2012 Perşembe

Okul Ziline Alerjim var

O günün gecesinde sürekli plan yapmaktan uyuyamamıştım. Ancak bir iki saat işte. Firuze’nin cuma günü taşınacaklarını söyledikleri günün gecesinde. Sabah çok kötü olacaktı durum benim için ama olsun zaten sonra hafta sonu var, doya doya uyurum.
   Bir kız var okulda. Bizim yan sınıfta. Adı Firuze. Saçları böyle dalgalı dalgalı. Aşığım ona. Henüz haberi yok bu durumdan ama son vericem artık buna. En azından planım işlerse sonunda öyle olacak.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Vişne Lekesi

"Hasiktir lan ordan" dedi ve önünde ki vişne suyunu olduğu gibi üstüme fırlattı. Yüzüme ve gömleğime bakıcak olursak konuşmaktan tek bir fırt dahi almamıştı. Ayağa kalktı ve sağ işaret parmağını sallayarak "Bir daha sakın karşıma çıkma yoksa seni çok pis yaparım" dedi. Sonra da topuklularıyla yeri döve döve çekip gitti. Yanaklarımdan hâlâ meyve suyu süzülürken gözlerim, gelirken getirdiğim masada ki papatyalara gitmişti. Onlar bile nasibini almıştı. Artık eskisi kadar beyaz değillerdi. Nasıl becerdiyse artık gayet başarılıydı bu konuda. Masa kenarında duran peçetelikten altı yedi tane birden alıp kurulayabildiğim kadarıyla kurulamaya çalıştım yüzümü.

21 Mart 2012 Çarşamba

Kendisini Arayan Adam

Yaşamlar her zaman sahiplerine seçim şansı tanımıyor. Ne kadar acı. Matrix üçlemesinin ilk halkası olan 'The Matrix' filminde Neo, kadere neden inanmadığı Morpheus'a açıklarken şöyle der: "Çünkü hayatımı kontrol edemediğim fikrini kabul edemiyorum." Kader ile iliştirilme şekli bence yanlış olsa dahi benim için de geçerli bu nokta.

Öyle dönemeçler geliyor ki hayatın size dayattığı oyunu oynamak zorunda kalabiliyorsunuz zaman zaman. Ya da önünüzde ki seçeneklerden sadece bir tanesi çıkar yol oluyor. İşte bu anda ipler elinizden sıyrılıyor gibi.

10 Mart 2012 Cumartesi

Unutulmayacak Misafirlik




Kapı aralıktı. Yavaşça itince ardına kadar açıldı. Birkaç adımla içeri girdim. Terkedilmiş gibiydi ev. Holü diken üstünde geçtim. Sağdaki odaya kafamı uzattığımda gördüm onu. İlk denemede olması iyiydi gerginlik açısından. Köşede bacak bacak üstüne atmış bana bakıyordu.

1 Mart 2012 Perşembe

Hayat Fena Halde Satranca Benzer

Herşeyi bir kenara bırakıp sadece görülene odaklandığında tam bir savaş meydanı gibi gözüküyor üstündekileriyle satranç tahtası. Filmden bir kare gibi. Bedenler değil ama zihinler çarpışıyor. Sadece bu yönüyle bile yaşamdan geliyor belki de. Bu yüzden bir adım öne çıkıyor bütün akranlarından benim neznimde. Fakat kaçımız farkındadır bilmiyorum , satrancın insana yakınlığı kanların döküldüğü bir arena ile sınırlı değil.

25 Kasım 2011 Cuma

Bazı Kadınlar Ağlarken Güzeldir

İşten eve dönüyordum. Eve vardığımda zile bastım. Açan olmadı. Çok geçmeden bir daha bastım. Yine yok. Açılmayan kapıları en fazla iki kere zorlarım, anahtarımı çıkardım. Önce binaya girdim sonra da eve. Ürkütücü bir sessizlik. Sonra onu gördüm. Tam "kapı zilleri gelene kapı açılsın diye üretilmiş birşey, biliyorsun di mi canım" diyecektim ki ağladını farkettim. Kelimeler daha çıkmadan vazgeçtiler. Onların hevesleri kaldı kursaklarında benimde kelimelerim. Yanına oturdum. Kötü ağlıyordu. Ağlıyordu ve bir kız çocuğu kadar güzeldi.

19 Kasım 2011 Cumartesi

Kontratlık Aşklar

Bir gazetede mi yoksa televizyonda mı denk gelmiştim hatırlamıyorum, birkaç ay önce bir haber gördüm. İddaya göre yapılan bir bilimsel çalışmada kadınlar ve erkeklerin en fazla ortalama 4 yıl duygusal birliktelik yaşayabildiği sonucuna varılmış. Ne yazık ki sadece bu kısmını hatırlayabiliyorum. Neye dayandırıldığı ya da çalışma içeriği hakkında bir bilgim yok. Ama ilk gördüğümde bu haber beni bazı düşüncelere gark etmişti. (Sırf bu fiili kullanmak için kurdum bu cümleyi, evet mutluyum.)

30 Ekim 2011 Pazar

Âdemoğlunun Paralanması

Lidyalılarla aram bu aralar limoni. Gerçi hiç bir zaman can ciğer kuzu sarması olamadık zaten. Tamam, bi' tarımda bi' sanatta efendime söyliyim bi' astronomi de çok gelişmiş olabilirler belki bilmiyorum ama diğerlerinden bir farkları var ki en can alıcı nokta da bu: Parayı ilk kullanmaya başlayan topluluktur kendileri. Evet, çoğu insanın bildiğinin aksine parayı bulanlar Lidyalılar değildir, onlar sadece parayı ilk kez bu alışveriş işlerine sokan medeniyet. Ama bu yaptıkları başlarından büyük bir işe kalkışmadıklarını göstermez. Uyuyan devi uyandırdılar.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Oğlum Bu Yaz Mutlaka Tatile Gidiyoruz Beraber


Arkadaşlıklar çok kolay kuruluyor da devam ettirilmesi daha doğrusu yukarı doğru bir grafik kazandırılarak devam ettirilmesi zor vesselam. Cidden. Hani şimdi insanın kız arkadaşı ya da erkek arkadaşı olunca diğerlerinden daha bir dikkatli iki kere düşünerek hareket ediyor ya aslında bütün arkadaş kalıbına oturtuttuğunuz insanlara da böyle davranmak gerek. Tabi burda kişiden kişiye değişiyor arkadaşlık kavramı. Ama kastettiğim topluluk, hani şu karşılaştığınızda sohbet ettiğiniz onun dışında aklınıza gelmeyen ama adını arkadaş koyduğumuz tanıdıklardan değil. Hani facebook'tan ayıp olmasın diye kabul ettiğiniz kişiler...Evet, farkında mısız bilmiyorum ama bazıları da size bunu yaptı. Neyse. Gerçekten önemsediğiniz kişilerden bahsediyorum ben.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Sosyal İnsan Nedir? Nasıl Olunur?

Geçenlerde (geçen dediğim dün değil evvelsi gün) birkaç dostla sohbet ederken konu döndü dolaştı sosyalliğe, sosyal insana, asosyal insana geldi. Güzel bir fikir alışverişi oldu ve bu konuda yazmak istediklerim var.

Herkes tutturmuş bir sosyalliktir asosyalliktir gidiyor. Peki düşünüyor muyuz hiç tam olarak nedir sosyal olmak, kimdir sosyal kişi? Bir cümle ile evrensel olarak genel geçer tanımlayabilir miyiz? Bilmiyorsanız problem yok, ben de çok net bilmiyorum. Beraber kurcalıcaz...

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Sağ Kalan Çocuk


   İşte bir çocuğun 7 yıllık hikayesinin 7 karede toplanmış hali. Sağ kalan çocuğun. Hepsi de birbirinden ne kadar farklı değil mi? Beni de her biri en az burdaki kadar değiştirdi aslına bakarsanız...

Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki her ne kadar bu yazı, çıkan son filmden sonra kaleme alınsa dahi burda yer bulamayacak kendisine. (Başka bir yazı da inşallah.) Yani bir amaç değil bir araç oldu bana sadece. Bütün bu 10 yıllık serüvenin bitiş düdüğü olduğu için.

14 Haziran 2011 Salı

Bekleme Beni Geleceğim

Bir insanın yapabileceği en basit eylemlerden biri gibi değil mi?Yani eften püften birşey.Ya da yapmak demeyelimde yapmak durumunda kalmak diyelim..Beklemek için.Çünkü kimse babasının oğlu olsa beklemek istemez hiç birşeyi, öyle yaratılmışız.Çok fazla gelemiyoruz beklemeye.Diyorum ama öyle bir geliyoruz ki aslında.Çok şey bekliyoruz hayatta...hayattan...bekliyoruz.

10 Haziran 2011 Cuma

10,9,8...


( Yükseliyormuş, duvar, yükseltiyorlarmış. Sesleri duyuyor musunuz? Bakın yine… Bu çığlık… sanki… bilemiyorum… Umarım ciğerlerin parçalanır orospu, sus artık! Bağırmayı bırak. Lütfen, yalvarıyorum -sessiz ol-)

26 Mayıs 2011 Perşembe

Matematik Der ki İlişki Deyip Geçme

Elimizde iki kişi var. Evet elimizde!

Bu iki kişinin "normal şartlar altında" bir ilişkiye başlayabilmesiyle ilgili 4 olası durum vardır.

1.İkisinin de birbirini sevmesi (başlar) 1/4
2.Bayanın erkeği sevmesi. (başlamaz) 1/4
3.Erkeğin bayanı sevmesi. (başlamaz) 1/4
4.İkisinin de birbirini sevmemesi. (başlamaz) 1/4