envai çeşit zırvalar kütüphanesi

10 Mart 2012 Cumartesi

Unutulmayacak Misafirlik




Kapı aralıktı. Yavaşça itince ardına kadar açıldı. Birkaç adımla içeri girdim. Terkedilmiş gibiydi ev. Holü diken üstünde geçtim. Sağdaki odaya kafamı uzattığımda gördüm onu. İlk denemede olması iyiydi gerginlik açısından. Köşede bacak bacak üstüne atmış bana bakıyordu.
Tamam, uzun zaman geçmişti görüşmeyeli ama en azından kapıda karşılayabilirdi beni. Hadi onu da yapmadın bari böyle oturduğun yerden ağırlama. Hem bu kadar bile değer vermiyorsa niye çağırmıştı ki ısrarla? Yaktığı sigara ağır ağır yanarken dumanı hafifçe sol gözüne kaçıyordu. Bu yüzden kısıktı biraz. “Hoş geldin” dedi gülümser yüzle. Eh, bu da bir şeydir.
“Hoş bulduk.”
“Geçsene, ayakta kaldın”.
Vay, giderek misafirperverlik kat sayımız artıyor. Ben de bir köşeye bıraktım kendimi. Sigaraya tuttuğu elindeki baş parmağını yüzük parmağına sürterek kadınlığına kadınlık katıyordu. En azından benim için. Daha önce hiç öyle içen adam görmedim. Kırmızı ojeleri de göze çarpmayacak gibi değildi.
“Nasılsın” dedi sükunetle.
“İyiyim, sen nasılsın?”
“İyiyim iyiyim, çok iyiyim.”
Gülen ağzı çok daha uzamıştı bunu söylerken. İlginçti aslında oturmak onun karşısında. Yabancı mı tanıdık mı? Belki de ikisi de değil. İkimiz neyiz?
“Güzel, sevindim adına. Telefon numaramı silmemişin.” dedim ben de sırıtarak. Gülünecek bir tarafı yoktu söylediğimin esasında ama o gülüyor diye ben de katılayım demiştim.
“Evet, ben de gelmene sevindim.” dedi, hemen ardından da ciğerlerinde biriktirdiği bütün dumanı uzunca ve sert şekilde üfürdü.
“Yanlış anlamazsan bir şey sormak istiyorum”
“Sor, anlamam.”
“Beni buraya niye çağırdın? Bir de yoldayken zırt pırt arayınca nerdesin diye, acil bir şey mi dedim acaba kendi kendime.”
“Konuşuruz diye çağırdım. Acil sayılmaz herhalde.” dedi ve bir nefes daha aldı ucundaki rengi canlanan sigaradan.
“Konuşuruz diye…Hmm, madem konuşuruz dedin niye daha evvel hiç aramadın?”
“Dolmasını bekliyordum sürenin.”
“Hangi sürenin?”
“Dört yılın.”
“Dört yılın?” dedim gerekli tonu vererek.
“Dört yıl beraber olmuştuk seninle biz. Bazı şeylerin bitmesi için bir o kadar daha geçmesi gerekiyor üstünden. Geçti ve işte buradasın.”
Vay be o, kadar olmuş muydu. Ben de biliyorum bayadır görüşmediğimizi ama o kadar ayrıntılı da bilmiyordum. N’aptı acaba, çentik falan mı attı dört yıl boyunca duvarlara.
“Vallahi ne diyeyim bilemedim.”
“Olsun önemli değil. Ee anlat bakalım, neler yaptın dört yılda?”
Neydi ki şimdi bu? Nasıl anlatıyım ben dört yıl içinde neler olduğunu sana. Ya da neresinden tutayım yani. Pek lezzetli geçtiği söylenemezdi sohbetin benim açımdan.
“Vallahi nasıl anlatıyım ki Ezgi; iş, güç, koşturmaca.” gibi bir şekilde savuşturdum soruyu.
“E iyiymiş, para sıkıntın yoktur o zaman.” dedi bir gözü saatte.
“Yani…Çok şükür pek dara düşmedim şimdiye kadar.”
“Kadınlarla nasıl gitti peki benden sonra?” dedi gülümseyerek. İşte bu hakikaten gülünçtü ama. Babanın oğlunu “köftehor var mı manitan, bak benim senin zamanında iki tane birden vardı” şeklindeki sorguya çekişinin ve ardındaki gevrek kahkahasının tadı vardı çünkü. Ama çok erken ortaladın be bu soruyu, bari konu biraz oraya gelseydi. Neyse.
“Bilmem. Çok net değil aslında. Ama şu anda bir ilişkim var onu soruyorsan. 1.5 yıl falan olacak aşağı yukarı.”
Yine çok geniş bir gülümseme aldı yüzünü. Derin derin çektiği sigaradan mı kaynaklanıyordu bu keyif acaba?
“Hadi yahu, adı ne?”
Neyine lazım olacaksa sanki.
“Özge.”
Kıkırdadı.
“Benimkine benziyormuş.”
Oha! Nasıl fark etmedim daha önce ben bunu. “Evet, doğru.” dedim ben de yine neye güldüğümü bilmeden.
“Peki sadece adı mı benziyor bana? Ya da şöyle sorayım, neyi farklı benden?”
“Hayırdır Ezgi? Dört yıl sonra duyguların mı değişti yoksa?”
“Yo hayır, merak ettim sadece.”
“Boş ver ya, gerek yok böyle şeyleri konuşmaya.”
“Peki sen bilirsin.”
Kısa bir sessizlik oldu. İkinci sigarasını yaktı ağır ağır.
“Çok içmiyor musun?”
“Takma kafana” dedi son a’yı uzatarak.
“Peki bizim dört yılımızı hatırlıyor musun?”
“Herhalde, sen?”
“Ben de.”
“Nasıldı sence?”
“Güzeldi. Yani….Çok güzeldi.”
“Neden olmadı peki sonra?”
Nasıl?! Bu soruyu ciddi ciddi soruyo musun sen şimdi? Ben buna gülerim işte.
“Ezgi, dalga mı geçiyorsun? Sen ayrılmadın mı zaten benden?”
“Öyle miydi yahu? Ne demiştim peki?”
Yok yok şaka yapıyor. Keyfi yerinde ya, ondan ondan.
“Bana karşı artık heyecan duymadığını söylemiştin ya hani Ezgi.”
Yine kıkırdadı.
“Saçmalamışım. Böyle ayrılık açıklaması mı olur?”
Ha şunu bileydin.
“Olur ama her şey yolundayken olmaz. Sen ona kalkışmasaydın o dört yıl sekiz yıl olacaktı şimdi.”
Yüzündeki gülümseme ilk defa net bir şekilde silinmişti şimdi.
“E ama bak bulmuşun kendine birisini.”
“Buldum ama bulmak zorunda kaldım. Sana o zaman da demiştim, ben seni gerçekten sevmiştim.”
İçimde en ufak bir kırıntı kalsa bunları bağırarak söylerdim aslında. Ama aksine güzel bir manzaradan ya da rengarenk bir tablodan bahsediyor gibiydi konuşmamız. Bir şey diyememişti ama yine de.
“Siz kadınların istediği tek şey de bu değil midir?”
“Ne…Neymiş o?”
“Şartsız koşulsuz sevilmek”.
Yine sessiz kaldı birkaç saniye.
“E…Evet.”
“Demek ki o da yetmiyor her zaman.”
Tutukluk yapmaya başlamıştı konuşması.
“Velhasıl kelam, çok büktüm ben kendimi. Sırf sen istedin diye.”
Bunları da konuşmak istemiyorum ki ben gerçi. Hiçbir faydası yok. Hesap sormaya kalksam rahatlıkla sorabilirdim. Ne geçecek ki elime sonra. “Hadi eyvallah.” deyip gitsem mi ki?
“Haklısın. İnsan işte, yapıyor hatalar. İnsanı insan yapan yaptıkları doğrular kadar yanlışlar da. Önce düşmeden kimse yürüyemiyor hemen. Hatalarla yaşamayı öğreniyor insan.”
Bir an duraksadı.
“Gerçi ben öğrenemedim sanırım.”
Gözü yine saate gitti.
“Bir yere falan mı gidiceksin yoksa, gözün devamlı saatte?”
“Yani, teknik olarak.”
“Nasıl yani?”
“Bak biletimi de aldım” dedi kafasıyla yavaşça masayı göstererek.
Gözlerim bir kağıt parçası ararken boş bir şırınga vardı sadece masada. İçinde de beyaz bir sıvıdan arta kalan son birkaç damla. Birden bitmek üzere olan sigarasını düşürdü yere.
“Almayacak mısın yerden?”
“Gerek yok.”
Görmeyeli baya garipleşmişsin hakikaten Ezgi. Böyle takılırken nasıl çöp eve dönmemiş hayret. Aklım tekrar şırıngaya gitti.
“Bilet falan yok orda. Şu ne peki?”
“O mu? Bi’ şey değil ya, potasyum.”
“Potasyum mu?”
Beynim bir anda iki kat hızlı çalışmaya başladı. Puzzle’ın son parçasını yerleştirdiğimde az evvel sigarayı taşıyan eli, oturduğu kahverengi tekli koltuğun kenarına düştü.
“Bir dakika bir dakika, yoksa sen…”
“Hişşş, sakin.”
Ağır ağır ama net konuşuyordu.
“ Artık çok geç. Evet, sen gelmeden biraz önce kendime aşırı miktarda potasyum enjekte ettim ve hepsi damarlarımda dolaşıyor şu sıralar heyecanla. Boş ver onu da sözümü bitireyim. Sen sormadın ama anlatayım. Benim dört yılım çok kötüydü. Senden sonra her şey tepe taklak aşağıya gitti. Ne annemle ne babamla görüşebilir oldum. Sırt çevirdiler ikisi de. Evleneceğimi umuyorlardı çünkü seninle. Sonra kaç tane adamla denedim. Evlenmek için değildi hiç biri ama hepsi de felaketle sonuçlandı. Nasıl olduğu önemli değil ama sonuçta yanımda kimse kalmadı. Beni seven. Ya da senin deyiminle şartsız koşulsuz seven. İnanır mısın en sıkı sıkı güvendiğim insanlar bile uzaklaştı. Benim de inancım kalmadı. Kimseye. Ya da herhangi bir şeye. Bir emelim kalmamıştı sanki. Bir şeyleri başarsan tek başına yanında biri olmayınca ne anlamı var ki? Ben de ölmek istedim ve ölürken de yalnız ölmek istemedim. Anlıyor musun?...Beni seven biriyle ölmeliydim...Ya da senin deyiminle şartsız koşulsuz seven. Şu anda öyle biri olmadığı için ben de eskilerden bir yüzle halledeyim dedim. Hem geldiğin için hem de söylediklerin için teşekkür ederim. Güzel hazırladın beni. Moral de oldu bana. Burada sessiz sessiz son nefesimi vermek istemezdim.”
Yine bir an sessizlik.
“Bu arada tabii ki hatırlıyorum ayrılışımızı.” dedi bir tebessümle.
“Geçmişle baş etmek zorunda değilsen bellek harika bir şey.”
Gözlerini uzun uzun dikti bana. Önce göz kapakları indi, sonra da donuklaşan yüzü yavaşça omzunun üstüne düştü.

0 yorum:

Yorum Gönder

ee, ne dersin? :