envai çeşit zırvalar kütüphanesi

11 Ekim 2014 Cumartesi

Kobani ve Türkiye

Çok değişkenli bir olaya, "bu olayın tek sorumlusu X'tir" diyebiliyorsanız, bir şeye her ne olursa olsun yandaşsınızdır, başka bir şeye de her ne olursa olsun karşısınızdır. Sayısız değişkenin kombinasyonlarından oluşan olaylara bu kadar tekdüze bakmak çok tehlikeli. Hükümetin ve HDP'nin ortak yanlışı bu oldu, bu da şimdiki durumu doğurdu. İstediğin kadar haklı ol, bir ülkeden sadece senin çıkarların için başka bir ülkeye olan sınırını bir süreliğine açmasını istiyorsan, o ülkenin de senden bunun karşılığında bir şeyler isteyeceğini bileceksin. ABD o füzeleri boşuna mı atıyor IŞİD'e? Kürtleri çok sevdiğinden mi yapıyor bunu? İnsani yardımdan bahsediyorsak Türkiye onbinlerce insanı sınırından aldı, hastaneleri onlara açtı, şu an iyi kötü halkın yardımıyla en azından can derdinden bir nebze uzak yaşıyorlar. İstenilen "koridor" eğer insani yardım amaçlıysa zaten bu olmadan da insani yardım akışı sağlanabilir. Ama silah yardım da bunun içindeyse burada Esad er ya da geç Türkiye'ye karşı bir şeyler yapacaktır çünkü aylardır Türkiye'nin sınırdan IŞİD'e yardım ettiğiyle ilgili "dedikodular" bile yeterince sıkıntıya soktu Türkiye'yi. Kürtler açısından Kobani savunması bir kahramanlık destanı olabilir, ama Esad açısından IŞİD ve PYD/YPG arasındaki tek fark şu an için IŞİD'in daha güçlü olması. Eğer Kobani'de ve çevresinde Kürtler güçlenirse Esad bu sefer Kürtlere karşı başka grupları destekleyecek. Ülkesinin bütünlüğünü IŞİD ne kadar bozuyorsa PYD/YPG de o kadar bozuyor olacak çünkü. Bu noktada Türkiye'nin YPG'den Esad'a karşı savaşmayı garanti etmesini beklemesinde Kürtlerin ne gibi bir sorun gördüğünü anlayamıyorum. PYD er ya da geç Esad'la karşı karşıya gelmeyecek mi? Bu çekincenin sebebi ne o zaman? Ne bekliyorlar? IŞİD'i bölgeden defettikten, şu an birbirinden bağımsız 3 kantonu birbirine bağlayacak toprakları ele geçirdikten sonra ne yapacak PYD? Ya Esad'ın düşmesini/düşürülmesini bekleyecek, ya da Esad güçleri saldırıya geçtiğinde savunmaya geçecek. Yani sonuç olarak PYD ile Suriye rejimi er ya da geç karşı karşıya gelecek, durum böyleyse, PYD'nin bunu şimdiden kabul etmemekte diretmesi neden?

Türkiye'nin Kobani'ye yardım etme konusunda koyduğu şartlardan biri olan Kürtlerin özerklik ilan etmemelerini istemesiyse Türkiye'nin hatalarından biri. Esad'ın güçsüzleştiği ve Kürt nüfusunun çoğunluğu oluşturduğu bir bölgeyi alıp, burada Araplara, Türkmenlere ve Ermenilere bir yaşam ortamı sunan Kürtlerin Kuzey Suriye'de özerklik ilan etmesi, ülkemizde bile özerklik konusu yavaş yavaş dillendiriliyorken neden bu kadar kırmızı çizgi haline getiriliyor? Türkiye, eğer Esad'ı artık komşusu olarak görmüyorsa ve IŞİD'le olduğu iddia edilen ilişkisini de kopardıysa, güney sınırında başka bir seçeneği olduğunu mu düşünüyor? Ya da, olası bir Kuzey Suriye Kürtlerinin özerklik ilanını Kürtleri "çözüm süreci" masasından kalkmaya teşvik edebilecek, sürecin kontrolünü hükümetin elinden alabilecek bir gelişme olarak mı görüyor? Türkiye'nin karar-sızlığ-ında bu soruların hepsinin bir payı olduğu kesin, ama sonuca bakılırsa hükümet bu sorulara uzun vadeli cevaplar vermişe benzemiyor.

Türkiye Kobani'ye yardım konusunda doğru şartların yanında yanlış şartlar da sundu, çekincelerinin bazılarında da haklıydı. Türkiye'deki Kürtler de -haklı olarak- acele davranırken, bu sırada KCK'nın halkı sokağa çağırması gibi çok büyük bir hata yaptı. Şu an durumun tek çözümü, Cumhurbaşkanı'nın duyurduğu güvenlik paketi gibi geçici psüdo-çözümlere bel bağlamaktan ziyade, Başbakan'ın artık birkaç sene önce Dışişleri Bakanı'yken yaptığı hataları yapmadan, ülkenin ve bölgenin geleceğini de düşünerek adımlar atması. Bu adımların başında da, sadece yaralı ve insani yardım geçişiyle sınırlı tutulacak, askeri açıdan sadece Kobani'ye geçmek isteyen Kürtlere izin verecek, herhangi bir silah sevkiyatına izin vermeyecek bir koridor açılması geliyor. Bunun yanında KCK'ya düşen görev, 38 insanın ölümüne sebep olan eylem çağrılarına son vermesi olmalı.

23 Haziran 2014 Pazartesi

Büyüdüm Bugün



Kimi zaman insan başına tam olarak ne geleceğini kestiremez. Ama %95 güvenilirlikle tahmin edebilir. Hem de sayılara ihtiyaç duymadan...



   İnsan beyni gereksiz gördüğü şeyleri hafızasına kaydetmezmiş. Peki ben neden rusların yüz yıllar boyu sıcak sulara inme politikasını unutamıyorum yıllardır? Neden bu gerzek bilgiyi unutamıyorum da etrafımdaki insanların ne kadar değerleri varlıklar olduğunu çoğu zaman hatırlamıyorum bile? Neden illa ki hastane ya da cenazeye gittiğimizde aklımız başımıza geliyor? Panslavizm akımını bilmek bundan çok mu daha değerli?

11 Mart 2014 Salı

Ama Yapmayın O Daha Bir Çocuk Dedi Tanrı

   Yine söylenecek çok fazla şeyin olup da hiçbirinin neticeyi değiştirmeyeceği o saçma sapan günlerden birindeyiz. Ne öldürülen bir çocuğun arkasından nasıl ve kim tarafından öldürüldüğüne odaklanmak yerine "elinde sapan varmış ne ekmek alması" diyecek kadar insanlıktan nasibini almamışlardan bahsetmek, ne onca olaydan sonra bile hâlâ halkın üzerine giden polis ekiplerinden dert yanmak Berkin Elvan'ı geri getirmeyecek. O yüzden çok uzun tutmamamaya çalışıcam bunu. 

   Sadece bir iki şey var lafını etmeden duramayacağım.

   Hatırlayan hatırlar, zamanında şöyle bir diyalog yaşanmıştı televizyon ekranlarında.

   "-Ama öldü efendim?"
   "-Ben bilmem."

23 Şubat 2014 Pazar

Hayat Bayatlar Edebiyat Olur


   Eğer sizi kıran insanlara hâlâ selam verebiliyorsanız; bu da sizin gönlünüzün sadakasıdır..." (Mevlana)

   "Ah aziz dostum..." dedi gülerek. "Çok garipsiniz." O kadar samimiydi ki gülüşü gerçeği bilmesem inanacaktım neredeyse.
   "Her şeyin sonunun geleceğini bildiğiniz halde nasıl bu kadar zorluyorsunuz anlayamıyorum." 
   Ben de anlayamıyorum. Ama işte yanlış olduğunu bildiğimiz halde rahatlıkla yapabildiğimiz şeylerin olduğu bir dünya burası.

2 Eylül 2013 Pazartesi

George Carlin İle Amerika'nın Savaş Politikası Üzerine




   1937 doğumlu George Denis Patrick Carlin,  İrlanda asıllı ABD'li, ateist ve 5 Grammy ödüllü bir komedyendir. Oyunculuk ve yazarlık da yapmıştır. 2008 yılında kalp yetmezliği sebebiyle ölmüştür.

   Aşağıda ki metin ise George'un 1992 yılında ki "Jammin'in New York Gösterisi" oyunundan alınmıştır.

       Not: Küfür ve argo içerir.

30 Ağustos 2013 Cuma

Before Midnight İçin Diyeceğim O Ki





Not: Yer yer spoiler ve müstehcenlik içerir!

 
    Her ne kadar 18 yıl önce Before Sunrise'ı izleyip bu hikayeye başından itibaren tanık olamasam da bu yıl en çok beklediğim iki üç filmden biriydi Before Midnight. İlk iki filmi ard arda izleyip, internette Ethan Hawke'in  (Jesse) üçüncü film için düşünmeye başladıklarını okuyunca sabırsızlanmaya başlamıştım bile. Filmi izlerken hakikaten eski iki dostla tekrar buluşmuş gibi hissediyor insan. 18 yıl önce ilk filmi izleyenler için nasıl bir heyecandır tahmin bile edemiyorum. Her neyse, filme geçelim...

 

   En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim. Bu film beni tatmin etmedi. En azından diğer filmler kadar.

   Nedenlerine gelirsek, ilk olarak önceki iki filmi tadına doyulmaz yapan özelliklerden biri bu filmde yok: Mekanlar. Hikayemiz Yunanistan'da başlıyor. Sanırım isteselerdi gayet güzel yerler, caddeler vesaire bulabilirlerdi orada. Fakat nedense yönetmen Richard Linklater, bu sefer sadece filmin ilk yarısında iki üç göz alıcı mekan gösteriyor. İkinci yarı ise sadece bir otel odasına ayırılmış. Madem bu tarz tek mekanlık bir şey düşündüler, keşke Behzat Ç.'nin 78. bölümü gibi filmin büyük bölümünü orada çekselerdi. Fakat sadece 30-35 dakikalık bölümü burada.  Buradan hemen sonra da yine kısa bir sahne ve son. 20-25 dakika kadar daha uzun olabilseydi keşke film. Tatmin etmedi dememin sebeplerinden biri de bu. 9 yıllık bir birikimi, 50 dakikalık hikayenin akışına pek fayda sağlamayan sahneler ve 50 dakikalık esas olayların olduğu 2 sahne ile (biri otel odası) aktaramamışlar. Yetmemiş.
                     


   Senaryoya değinecek olursak, Before Midnight diğer iki filme göre masalsı dünyadan sıyrılıp daha ayakları yere basan bir film. Karakterler, iş ve aile hayatlarından dolayı herkeste görülen kronik hastalıklara kapılmışlar. Artık pek toz pembe bakamıyorlar hayata. Özellikle çocuklar büyük etken bu duruma. Her ne kadar "aşkın ömrü üç yıldır" kuralını kıracak kadar aşık olsalar da, birbirlerini biraz yıpratmışlar. Özellikle şunu söylemem gerek. Otelde ki uzun tartışmayı izlerken ben buram buram Yılmaz Erdoğan'ın "Haybeden Gerçeküstü Aşk" oyununda ki tadı aldım. Bir kere ikisinde de ateşli bir sevişmeyi yersiz bir telefon sesi kesiyor ve o noktadan sonra işler sarpa sarıyor. Hatta bir yerde Jesse "karım-eski karım" vurgusunu yapınca, yok artık dedim. O tiyatrodan araklamış olamazlar herhalde senaryoyu. Yani umarım.

   Günümüz evliliklerin en çok patlak verdiği noktaları hakikaten iyi süzmüşler. Kadın kafasının erkeklerin sözlerini nasıl anladıkları, erkek kafasının ise kadınların sözlerini nasıl anladıkları ve söylenmek istenilen ile anlaşılan arasında ki farkı çok net görebiliyoruz. Laf cımbızlamalar, yersiz çıkarsamalar...

   Ama şunu belirtmeden edemeyeceğim. Bu filmde en çok sinirimi bozan faktör, Celine karakteri oldu. O nasıl bencil, dırdırcı, kariyer yapma delisi bir kadın olup çıkmış öyle. Erkek olduğum için kendi cinsimi tuttuğumu düşünüyor olabilirsiniz. Alakası yok. İsyan ettiği bazı noktalarda haklı, evet. Ama bu yapıcı olmak yerine yıkıcı bir tutum sergilediğini değiştirmiyor. Film boyunca Jesse her zaman olduğu gibi aşkının huyuna suyuna gitmeye çalışırken, alttan alırken, Celine'de de devamlı bir eski defterleri karıştırma, yangına körükle gitme hali var. Her fırsatta konuyu ayrılığa getiriyor ayrıca.




Filme yapılan eleştirilerden biri de yine Celine karakterinin diyaloglarından dolayı filmde ırkçılık olduğu şeklindeydi. Bir sahnede fresklerden birinin gözlerinin oyuk olduğu, ve bunu Türklerin yapmış olabileceği geçiyor. Bunun üzerine Celine türk erkeklerine bir daha oral seks (blowjob) yapmayacağını söylüyor. Hatta olayı biraz daha abartıp "blowjob joke" yapıyor kendi ifadesiyle. Her ne kadar beni en çok etkileyen film serilerinden birinde türklerin geçmesi güzel olsa da (bkz: yabancı filmde turkey lafı geçince sevindirik olan türk tipi) bu sahneden hoşlandığımı pek söyleyemem. Irkçılık olduğundan ya da türklük damarımın tuttuğundan değil. Sadece, sade bir aşk hikayesinde böyle laubali bir diyalog sırıtıyor. Gerçi bundan önce de Celine'nin yer yer ağzını bozup terbiyesizleşebileceğini görüyoruz ama bu sahne iyice belirginleştiriyor durumu. Bence senaryonun bu kısmı Julie Delpy'e ait. Diğer filmlerini de izleyenler bilir. Politik ve müstehcen şeyler yazmayı seven bir kadın. Belki kendisi de öyle bir kadın olduğu içindir. Bilemiyorum.


Ethan Hawke ise ilk iki filmde çıkardığı harika performansı tam gaz devam ettiriyor. Konuşmalarında vurgu yaptığı yerlere hakikaten bayılıyorum. "Nothing!" ler olsun, efendime söyleyeyim "bullshit!" ler olsun. Ayrıca adam hâlâ tam bir karizma. Jesse için ise söylenebilecek çok fazla birşey yok. Sadece film boyunca beni etkileyen iki cümle var.

(Before Sunset'i izleyenler daha iyi anlar.)

  "Şarkı söyleyişin yüzünden bütün hayatımı sikip attım."

ve

"Sana tüm hayatımı veriyorum. Verecek daha büyük bir şeyim yok."

   Before Midnight'da yine o upuzun diyaloglara tanıklık edebiliyoruz. Filmi farklı kılan bu tek çekimlik sahneler hakikaten insanı kendisine hipnotize ediyor. Dayanamayıp sohbete katılmak isteyebilirsiniz. İzlerken seyirciye kolay gelebilir bu non-stop konuşmalar. Ya da doğaçlama yapıyorlar diye düşünebilirsiniz. Ama değil. Yönetmen Richard Linklater doğaçlama filmler çıkarmayı sevmediğini, filmleri çekerken en çok zorlandıkları noktanın bu sayfalarca süren uzun diyalogları çıkarıp senaryoya dökmek olduğunu belirtiyor.

   Müzikler bakımından zengin sayılmaz film. Farkedebildiğim kadarıyla iki parça var. Hadi olsun olsun üç. Sahne başlarına hep aynı şarkının girişini koymuşlar. Fakat ne hikmetse pek yadırgamıyor insan. Hızlandığında sevinçli bir ana da gidiyor parça, yavaşladığında duygusallığa da. Hababam Sınıfı müziği gibi.



   Toparlayacak olursak, serinin bu üçüncü filmi benim sıralamamda yine üçüncü sırada olur. Bir puan vermek gerekirse temiz bir 7.5 alır benden. Keşke çok daha yukarısında bir film olsaydı. 9 yıl sonrasına inşallah artık. Before Sunrise benim için her zaman değişilmez olacak sanırım.

   2022'de gelecek olan film için en büyük temennimiz tabi ki öncelikle Ethan Hawke-Julie Delpy-Richard Linklater üçlüsünden herhangi birisinin bu dünyadan göçmemesi. Kısmet olur da çekilebilirse, Jesse ve Celine, ergenliğe yaklaşan ikizlere sahip 45'lerine gelmiş iki ebeveyn olacak. Şimdinin 20'lik gençleri de evlenip çoluk çocuğa karışacak belki de. Hatta bu sayede onları daha iyi anlayabiliriz sanırım. Bu nokta da insanı üzen şey ise ilk iki filmde içlerinde ki sevgi ve özlemin gözlerinden okunduğu iki aşığı bir daha artık göremeyecek olmamız. Ya da belki de görebiliriz. Ben pek ihtimal vermiyorum. Bu belirsizlik Before Midnight'ı da az çok etkiliyor. Kavuşucaklar mı acaba diye içimizi kemiren ucu açık filmlerden sonra bu sefer başka sıkıntılarla cebelleşen çiftin devamı yine bize kalıyor.

   İyi seyirler sevgili sinemaseverler. 9 yıl sonra görüşmek üzere...

27 Haziran 2013 Perşembe

Sene 2050: "Hocam sınav gezi olaylarına kadar mı?"

Giriş notu: Bu yazı bir haber değil fikir yazısıdır. Tarafsızlık yada objektif  olma kaygısı olmadan yazılmıştır. 
Kimse sana özgürlüğünü vermez. Kimse sana eşitliği, adaleti ve başka hiçbir şeyi vermez. Eğer gerçekten adamsan, bunları kendin alırsın!
                                                    -Malcolm X-

21 Nisan 2013 Pazar

Kelepir Canlar

   Buyur ediyorum içeri tepesi açılmış yaşlı adamı. İlk defa görüyorum bunu. Demek ki her defasında farklı birisini gönderiyorlar. Terlik koyuyorum önüne. "Sağolun" deyip gülümseyerek geçiyor salona. "Pardesünüz" diyorum soru tonuyla. "Gerek yok. Zaten on dakikayı geçmez."